TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK TARAFINDAN
DANIŞTAY’IN 140.KURULUŞ YILDÖNÜMÜ VE İDARİ YARGI GÜNÜ
NEDENİYLE YAPILAN KONUŞMA

Sayın Cumhurbaşkanım,

“Danıştay’ın 140.Kuruluş Yıldönümü ve İdari Yargı Günü” dolayısıyla Danıştay başta olmak üzere yurdun dört bir yanında idari yargı görevini özveriyle yürüten yargıç, savcı ve tüm yargı emekçilerini gönülden kutlarım. Toplantıya katılan yargı organlarımızın saygıdeğer yargıç ve savcıları ile değerli meslektaşlarıma, sayın konuklara, yazılı ve görsel basınımızın temsilcilerine en derin saygılarımı sunarım.

17.Mayıs.2006 günü  menfur bir saldırıda kaybettiğimiz saygın hukukçu Mustafa Özbilgin’in aziz hatırası önünde saygı ile eğilir, 17 Mayıs gününü,  görev sırasında kaybettiğimiz tüm avukat, savcı ve yargıçlar için “Hukuk ve Yargı Şehitleri Günü” olarak belirlenmesi şeklinde geçen yıl yaptığımız  öneriyi yinelerim.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Önceki yıllarda bu kürsüden yaptığım konuşmalarda “idari yargı, olağanüstü yetkilerle donatılmış yürütme karşısında, bireylerin haklarının korunmasını sağlayarak haksızlığa uğramasını önleyen, birey ile devlet arasında denge kuran  bir yargısal güçtür,” demekle yetiniyor, daha çok idari yargının güncel sorunları ve bunların çözümleri konusundaki görüşlerimi arz ediyordum. Bu konuşma plânı bir bakıma idari yargı, idarenin yargısal denetimi, hukuk devleti konularında, hukukun üstünlüğünün sağlanma noktasında tereddüt olmadığına dair inancımızdan kaynaklanıyordu. Temel ilkeler yanında idarenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi olması kuralının tartışılır bir boyutu olmadığına inanıyor ve böyle düşünüyordum. Çünkü biliyor ve inanıyordum ki, demokratik hukuk devletlerinde idarenin tüm işlemleri hukuka bağlı olup,bağımsız yargının denetimi altındadır.

Bu inanç ve düşüncemizin oluşmasında, ülkemizde yüzkırk yıldır, devletin “mutlakiyet”, “meşrutiyet” ve “cumhuriyet” dönemlerinde Şurayı Devlet ve Danıştay tarafından  idarenin denetimi görevinin “hukuk devleti”  adına başarıyla yürütülmesinin katkısı tartışılamaz bir gerçektir. 

Yerleşmiş ve tartışılmasına   gerek olmadığına inandığımız   bu kurum ve ilkelerle ilgili olarak, ne yazık ki son yıllarda, büyük bir zihin ve kavram karışıklığı yaratılmış, “hukuk devleti” ve onun doğal sonucu olan “yargı denetimi”n den uzaklaşmayı amaçladığını sandığımız, bu düşünce   ikliminden ve bu ortamdan kaynaklanan eylemlerden duyduğumuz kaygıların  sonucu olarak  konuşmamı büyük ölçüde “demokrasi”, “hukukun üstünlüğü” ve “hukuk devleti”  kavramları üzerine yoğunlaştırmak  gereğini duymuş bulunuyorum. Anayasa ve yasalarla görevli kıldığımız, yetkilerle donattığımız adlî makamların yasal işlemlerini, bunlara dayanılarak veya başvurular üzerine mahkemelerin verdikleri kararları, “yargıçlar devleti”, “yargıçlar darbesi”, “yargıçlar devletini kuracak hukuk darbesi” olarak nitelemeler karşısında, “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” kavramları üzerinde düşünmek gerektiğine inanıyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Taçlı ve otoriter devletlerde, egemenlik, tek elde yoğunlaşarak tekel yaratmış, bunun doğal sonucu olarak egemenlik zorbalığa dönüşmüştür. İnsanlık  temel hak ve özgürlükleri antik çağdan beri bilmesine karşın, sosyal yaşamda gerekli güven ortamını çok yakın zamanlarda, devlet aygıtını erklere bölerek sağlayabilmiştir. Bu,  devletlerin yaşamında  atomun parçalanmasına benzer önemli bir gelişmedir ve toplumsal yaşamın güven içinde yaşanabilir olmasını sağlayabilecek  tek yoldur.

Geçmişten günümüze, zorbalık anlayış ve uygulamaları sadece baskıcı kral ve diktatörlere özgü değildir. Aynı  anlayış “demokrasi” diye nitelenen rejimlerde de ortaya çıkabilmektedir.

Bugün insanlık ve devletler tarafından çoğunlukla, “çoğulcu” ve “katılımcı” demokrasinin insanlığın ulaştığı en iyi siyasal rejim olduğu, bu anlamda “demokrasi”ninhenüz aşılamadığı kabul edilmektedir.

Demokrasinin en yalın tanımı halkın çoğunluk tarafından yönetilmesidir. Bu tanımın sonucu, uygulamalardan dolayı yaşanan sorunlar ve acı olaylar nedeniyle günümüzde demokrasi “azınlık haklarına saygılı ve kısıtlanmış bir sınırlı çoğunluk yönetimi” biçiminde tanımlanmaktadır. Çağdaş çoğulcu, katılımcı demokrasi bir denge ve uzlaşma rejimidir.  Bu anlamda demokrasi, hem bir yönetim biçimi ve hem de ekonomiden kültüre, teknolojiden enformasyona, bürokrasiden şirketlere, sivil toplum kuruluşlarından aileye, kamusal alandan özel alana kadar uzanan çok geniş bir alanı kapsayan, bütün bu alanları etkileyen, dönüştüren ve değiştiren bir yaşam biçimidir.

Bu yüce ideale kavuşmak için izlenecek yol ve yöntemler de son derece önemlidir. İşte bu aşamada demokratik yaşamın temelini oluşturan siyasi partilerin önemi ortaya çıkmaktadır.Çağdaş demokrasi anlayışı için parti içi demokrasi yaşamsal bir önem taşımaktadır. Kendi içlerinde eleştirel demokrasi kültürünü geliştirmemiş, saydam yönetim anlayışını benimsememiş, kısaca parti içi demokrasiyi gerçekleştirmeyi hedeflememiş  siyasi partilerin çoğulcu, katılımcı ve çağdaş bir demokrasiyle bütünleşmeleri olanaksızdır. 

Kuşkusuz, demokratik yaşamın  vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler kadar önemli  bir diğer kavram ise “seçim”lerdir.

Belirli aralıklarla yapılan seçimler demokrasinin en temel unsurlarından birini oluşturmaktadır. Seçimler sayesinde ulusal irade belirlenmekte ve siyasal iktidar ortaya çıkmaktadır. Bu iradenin demokratik, özgür ve adil bir seçim sistemiyle ortaya çıkması, oluşması, gerçeği yansıtması ve istikrara yönelmesi gerekmektedir. Ancak bu koşulların tamamı gerçekleştiği taktirde, demokratik siyasal istikrar yakalanır ve bunlar kadar önemli olan toplumsal barış korunabilir.

Kuşkusuz demokrasi, salt seçimle sınırlı tanımından çok farklı ve fazla bir kavramdır. Bu konuda Hindistan asıllı Amerikalı siyaset bilimci Zakaria Özgürlüğün Geleceği isimli eserinde günümüz demokrasisiyle ilgili olarak “...hem açık, özgür ve adil seçimlerdir ve hem de hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ilkeleri ile birlikte ifade, toplantı, girişim, örgütlenme, seçme, din ve vicdan özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin tanındığı ve güvence altına alındığı, yani siyasi iktidarların bu hakları çiğnemeyeceği, çiğneyemeyeceği, seçimleri kazananın her istediğini yapamayacağı kendi değerlerini ve doğrularını topluma dayatamayacağı, her istediği kararı alamayacağı, istediğini istediği kişilere veremeyeceği bir sistemin kurulması çalıştırılması ve kurumsallaştırılmasıdır...” demektedir.Aynı yazar demokrasiyle ilgili tespitlerinde devamla “...demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesi topluluğun çoğunluğundan gelir. Birey ve azınlık haklarının korunması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı taktirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluk kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eritir, insan haklarının kuyusunu kazar, hoşgörü ile adalet geleneklerini yozlaştıracağını.”  vurgulamaktadır.   

İşte günümüz dünyasının yönetim biçimi olan demokrasilerin yapısında saklı olan bu tehlikeyi önlemek, hukukun üstünlüğü başta olmak üzere, vatandaş hak ve özgürlüklerini güvenceye bağlamak ve gereken önlemleri almak amacıyla demokratik teminat kurumlarına gereksinim duyulmuştur. 

Büyük uğraşlar sonucu gelinen bu noktada ise,    parlamenter sistemlerde, zaman,zaman   yasama ve yürütme, siyasetin kendine özgü yapısı ve baskısı altında tek güç haline dönüşebilmekte ve tek elde toplanabilmektedir.

Demokratik düzenin bir zaafı olarak ortaya çıkan bu olumsuzluğun çaresi, “hukukun üstünlüğü” ilkesinin egemen olduğu, “hukuk devleti” ve hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu olan “yargı bağımsızlığı” ve dolayısıyla “yargı denetimi” ile iktidarların siyasi ve yönetsel uygulamalarını hukuk içine çekmektir.

Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi’nin bir kanunu, Danıştay’ın bir hükümet tasarrufunu iptal etmesi bazılarının yaklaşımının aksine, yasama ve yürütmeye müdahale ya da üstünlük olarak algılanmayıp, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin amaçladığı dengenin ve hukuk devletinin doğal sonucu olarak kabul edilmelidir.

Kuşkusuz bu kavramların yani “demokrasi”, “temel hak ve özgürlükler”  ile   “hukuk devleti”nin yaşama geçmesi için “laiklik” ilkesinin var olması gereklidir.

Ülkemizde Cumhuriyetin ilanından bu yana “laiklik” ilkesiyle ilgili hala, yorum, değerlendirme ve beklenti farklılıkları bulunması “laiklik” ilkesinin uygulama, içerik ve benimsenmesi yönünde gerekli özen ve duyarlılığın gösterilmemiş olduğunun açık kanıtıdır. Demokrasi, temel hak ve  özgürlükler ve hukuk devleti ile bunların omurgasını oluşturan “laiklik”,  Cumhuriyetimizin üzerinde yükseldiği temel ilkelerden birisidir.

Demokrasiyi sadece oy ve sandık olarak algılayan;  hoşgörü, uzlaşma ve hepsinden önemlisi bir yaşam biçimi olarak algılamayan, adalet duygusunu özümsemeyen, insan haklarına dayalı, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu laik hukuk devleti gerçeğini anlayamayan,  ben merkezli, öngörüsüz  liderler ve toplum önderleri yönetiminde ülke içinden çıkılamaz siyasi kriz ve kaoslara sürüklenmektedir.

Ülkemiz bu konuda geçmişten günümüze tarihsel gelişim içinde çok ağır fatura ve bedeller ödemiştir. Sadece 12 Mart ve 12 Eylül    müdahalelerinden sonra yaşanan hukuk ihlalleri ve antidemokratik uygulamalar dahi tüm yönetimler için demokratik anayasal düzen ve açık toplumun ne ifade ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.   Bu antidemokratik ve baskıcı dönemleri yaşamış bir ülkenin lider ve önderleri başta olmak üzere toplumun tüm bireyleri açık demokratik toplum, anayasal düzen, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti gibi çağcıl ve evrensel kurum ve kavramları sahiplenmek durumundadır. Başka bir anlatımla   bu kurum ve kavramların artık sempozyum, konferans, nutuk, açılış konuşmalarının sihirli ve çekici söylem malzemeleri olmaktan çıkarak yaşanan olgular haline gelmesi gerekmektedir. Ama üzülerek ifade etmek isteriz ki, kimi sorumlular tarafından bir çırpıda sıralanan bu kurum ve kavramların içi doldurulamamakta sadece kişisel ve siyasal çıkarlar için araç olarak kullanılmakta ama kendilerine özgü ajanda bilgileri hep güncelliğini korumaktadır.

Son günlerde farklı ve katı bir biçimde yorumlanan ve uygulanan “siyasal iktidar” ve “egemenlik” ilke ve kavramları üzerinde de kısaca durmak istiyorum.

Önceleri “iktidar” fenomeninin, mevcut siyasal iktidar partisinin yaklaşımına uygun olan “emir verme”,  “hükmetme” “insanların davranışlarını kontrol etme”, “toplumu kendi dünya görüşü ve ideolojisine uydurma”, “kurulu ve işleyen düzeni değiştirme” vs yönleri üzerinde duruluyor ve iktidar  bunları yapabilme olanağı veren bir “güç”,  tek başına  kullanılan bir yetki olarak anlaşılıyordu. Ama geçen süre içinde,    bu yaklaşımın eksik ve yetersiz olduğu, özellikle siyasal iktidarlara karşı “yönetilenlerin rolüne, davranışlarına, tepkilerine” yeter derecede yer verilmediği anlaşılmıştır. Gerçekten de geniş açıdan bakıldığında, yöneten-yönetilen ilişkisinin tek taraflı olmadığı ve bunun sadece yukardan aşağıya doğru gelen  bir emirler dizisinden ibaret bulunmadığı görülür. Aslında iktidar ilişkisi, tek taraflı değil, karşılıklı iki taraflı bir ilişkidir. Modern politika bilimcilerinin ifade ettiği gibi, çoğu zaman yönetenlerin yönetilenleri etkilemesi kadar, yönetilenlerin de tutum ve davranışlarıyla yönetenleri etkilemesi söz konusudur. Çağdaş ve katılımcı demokrasilerde bu sosyal gerçeğin iyice ortaya çıkmasından sonra, ülkemizi yöneten siyasi iktidarın anlayışıyla örtüşen tek taraflı emir verme kudretini ifade eden “iktidar” kavram ve terimi yerine, karşılıklı roller ve yöneten-yönetilen etkileşmesini yansıtan “iktidar ilişkileri” deyim ve terimi kullanılmaya başlanmıştır. Tüm bu gelişmeler ülkemizde geçerli olan egemen siyaset anlayışının  “siyasal iktidar” yorum ve yaklaşımının ne denli yanlış ve tutarsız olduğunu açıkça göstermektedir.

Yaklaşık üç yüz yılı aşkın süre önce ortaya atılışından bu yana üzerinde durulan, geniş tartışmalara yol açan ve kendisine değişik anlamlar verilen bir kavram da “egemenlik” kavramıdır.

Mutlak ve sınırsız bir iktidar gücü olarak algılanan “egemenlik” yaklaşımı, günümüz “hukuk devleti” anlayışı ile bağdaşmamaktadır. 

Sayın Cumhurbaşkanım;

Danıştay’ın 140.kuruluş yıl dönümünde üzülerek ifade etmek isterim ki, özel kuruluş gününü kutladığımız “İdari Yargı” başta olmak üzere ülkemizin yargı ve hukuk düzeni çok ciddi sorunlarla ve giderilmesi bir türlü başarılamayan eksikliklerle karşı karşıya bulunmaktadır.

Öncelikle, “bağımsız yargı” ve “güvenceli yargıç” sorunun çözümündeki ilk halkayı oluşturur.    Kuşkusuz bu noktada öncelikle ele alınması gereken konu, “Hukuk öğretimi-Hukukçu Eğitimi”dir. Adalet mademki devletin temelidir, o halde devlet temelini oluşturan hak ve adalet uygulayıcılarının eğitimine özel özen göstermek durumundadır. Toplumda bir çok kişinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak kullandığı, “hukukun üstünlüğü” ve “hukuk devleti” kavramları, ancak nitelikli ve donanımlı hukukçuların uygulamaları ile yaşama geçebilir.     

Bu kişilikte ve saygınlıkta hukukçular yetiştirilmesi için, Türkiye Barolar Birliği olarak ülkemizdeki tüm hukuk fakültesi dekanlarıyla düzenli ve verimli toplantılar yapmaktayız. Bu toplantılar sonrası oluşturulacak ortak bilgiler bir rapor halinde siyasal iktidar temsilcileri başta olmak üzere, YÖK başkanlığı ve tüm ilgililere yollanacaktır.

Kısmen değindiğimiz yargı sorunlarıyla ilgili olarak, sağlıklı ve çağdaş bir adalet ve yargı reformunun gerçekleştirilebilmesi amacıyla, bugünkü ya da, gelecek yıllarda ülkeyi yönetmeye talip olan siyasal iktidarların bu konuyu öncelikli olarak benimsemesi, sahiplenmesi bunun doğal sonucu olan sistemli ve kararlı bir çabayı ciddiyetle sürdürmesi gerekli ve zorunludur.

Genel yargı sorunları ve çözüm yollarıyla ilgili kimi tespit ve önerilerimiz yanında, kuruluşunu kutladığımız “idari yargı”nın da geçmişten günümüze gelen ve her kuruluş yıl dönümünde sıraladığımız ama bir türlü giderilemeyen aksine her geçen gün daha da ağırlaşan ciddi sorunları bulunmaktadır.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Kuşkusuz, yargının önemli bir ayağını oluşturan savunma ve onun temsilcileri avukatlar da çok ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır.

Avukatlar ve savunma mesleğinin önündeki engellerin kaldırılmasına ilişkin hükümet yetkililerince verilen söz ve güvencelere karşın;

-Yıllarca yapılan mücadeleler sonunda Avukatlık Kanunu’na konulmuş ve mesleğimizin geleceği bakımından son derece hayati önem taşıyan “sınav” kurumu bir çırpıda kaldırılmıştır.

-Sorunlarını her platformda yıllardır dillendirdiğimiz devleti her alanda başarıyla savunan kamu kesimi avukatlarının durumu tam anlamıyla içler acısıdır, biçimsel de olsa hukuk devleti yapımızla bağdaşmayacak bir statü ve konuma mahkûm edilmektedirler.

-Ülkemizin içinde bulunduğu kaos ortamı mesleğimize ve meslektaşlarımıza da  yansımaktadır. Son dokuz yıl içinde 166 meslektaşımıza saldırılmış ve 14 meslektaşımız yaşamını yitirmiştir.

Sav, savunma, karar üçlüsü içinde tüm meslektaşlara karşı aynı duyarlılığı gösteren barolar ve Türkiye Barolar Birliği kendi meslektaşlarına yapılan saldırılar sonunda; başta yargının sayın temsilcileri olmak üzere, yasama ve yürütmenin seçkin temsilcilerinin gerekli duyarlılığı göstermemesi nedeniyle yürek acılarının daha da artığını vurgulamak isterim. Oysa bu vahim tablo,tüm yargı,yasama ve yürütme mensupları yanında, güvenlik görevlileri, tüm yöneticiler ve hepimiz için düşündürücü olmalıdır. 

Yargı ve hukuk alanında yaşananlar sayılanlarla sınırlı değildir. Her gün yeni ve farklı bir yaklaşımla karşı karşıya kalınmakta bir anlamda yarınların ne getireceğini önceden kestirmek mümkün olamamaktadır. Halbuki toplumsal barış ve güvenliğin temel koşulu hukuki ve yasal istikrardan geçer. Her gün yaşanan ve giderek sosyal yaşamımızı ağır bir biçimde tehdit eden ve artan bir ivme çizen suç oranları yanında, şiddet ve terör ülkemizde özgürlük-güvenlik kavramlarının yeniden ciddi biçimde gözden geçirilmesini gerektirmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Anayasanın 69.maddesi ve Siyasi Partiler Yasasının 101.maddesindeki görev ve sorumluluklarının yasal gereği olarak Adalet ve Kalkınma Partisinin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesine açtığı dava, yukarda tanımladığımız “erkler ayrılığı” ve “hukuk devleti” ilkelerinin gereğidir.

Ancak,  davanın açılmasından sonra çeşitli kesimler tarafından sergilenen tablo “hukuk devleti” ve “yargı bağımsızlığı” olgularına ne denli uzak olduğumuzu bir kez daha acı bir biçimde ortaya koymuştur.

Oysa Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Anayasanın ve usul yasalarının amir hükümleri yanında,Anayasa Mahkemesi ve  AİMH’ si kararları doğrultusunda yasal görevini yerine getirmiştir.

Yine Türk Ceza Kanunu’nun çeşitli maddelerine göre başlatıldığı anlaşılan ve kamuoyunda “Ergenekon” olarak bilinen soruşturmayla ilgili yorum ve değerlendirmelerin de   aynı mantıkla yapılması gereklidir.   Oysa bu yapılmamakta siyasal iktidar karşıtları “kapatma davası”nın, siyasal iktidar yandaşları ise “Ergenekon davası”nın haklılığı yönünde, açık-örtülü bir kampanya başlatmışlardır. Bu yaklaşım  ülke yargısı ve hukuk devleti olgusuyla bağdaşmayan çok tehlikeli bir girişimdir. Yapılması gereken yargıyı rahat bırakmak ve sorunları kendi kuralları içinde çözmesine yardımcı olmaktır. Kuşkusuz hukuki işlem ve eylemlerde yasa dışı bir uygulama varsa bunun yine hukuk ve yargı içinde çözümlerini aramak gerekmektedir. Hukuku bir yana bırakarak düşün birliği ve yandaş anlayışı ile ulusal ya da uluslar arası kişi, kurum ve kuruluşlardan yardım istenmesi ve lobicilik yapılması ülke yargısı adına son derece hüzün veren bir yaklaşımdır.

Bu konuda  çeşitli yasalarımızdaki düzenlemeler yanı sıra Anayasamızın 17 ve 20.maddelerinde hüküm altına alınan temel hak ve özgürlükleri  koruyan düzenlemeler,  hukuk dışı yayım ve söylemlerle ihlal edilmiştir.

Ulusal ve uluslar arası kamuoyunun gözleri önünde yaşanan  olaylar, Türk yargısı hakkında olumsuz imaj ve düşüncelerin oluşmasına neden olmaktadır. Oysa adalet duygusu çok yüksek olan halkımız yanı sıra, yargımız ve yargıçlarımız bu olumsuzlukları hiç ama, hiç hak etmemektedirler.   

Olayların başından bu yana sürekli olarak dillendirdiğimiz söylemimizi bir kez daha yineleyeceğiz. En sade yurttaşımızdan, en sorumlu kamu görevlisine kadar herkes kendini hukukla bağlı hissetmeli ve hukukun dolayısıyla yargının, hukuk kurallarına uygun olarak dokunamayacağı hiçbir kurum ve kişi olmadığına ve olamayacağına inanmalıdır. Hepimiz “hukuk devleti” ilkesinin özü olan bu kuralın yaşama geçmesi için gerekli duyarlılığı göstermeliyiz.

Öte yandan,halkın adalete ve yargıya olan güveninin gereği olarak da soruşturma ve kovuşturmaların hukuki ve meşru zeminlerde yasalar ve usul kurallarına uygun gerçekleştirilmesi, sağlıklı ve güçlü kanıtlar, deliller olmadan kişi ve kurumların itham edilmemesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, çağdaş ceza yasası ve ceza muhakemesindeki yeni gelişmelerin başında,ceza soruşturma ve kovuşturma evrelerinde “lekelenmemek hakkı” na duyarlılık gösterilmesi gelmekte ve bu hak “masumiyet karinesi” ile  birlikte değerlendirilmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Ülkemizin siyaset,ekonomi ve hukuk gündemi çok hızlı bir biçimde değişmektedir.

Özellikle 22.Temmuz.2007 seçimleri öncesi Cumhurbaşkanlığı seçimi başta olmak üzere,Anayasa değişiklikleri yanında yargı ve hukuk adına yapılan tartışma ve yaklaşımlar Türk siyaset ve hukuk tarihinde bir ilk olarak yerini almıştır.

22.Temmuz.2007 seçimlerinden sonra hukuk ve siyaset adına yaşananlar ise ayrı bir değerlendirmeyi gerektirecek önemdedir.

Seçimlerden sonra oluşan yeni meclis yapısı ve yeni kabine, meclis başkanı seçimi ve arkasından başlayan Cumhurbaşkanı seçimi tartışmaları gündemi oluşturmuş ve toplumun tüm bireylerini etkilemiştir.

Bu tartışmaların yoğunluğu içerisinde bu kez sivil Anayasa tartışmaları ve bu konuda siyasal iktidarın hazırlattığı Anayasa önerisiyle ilgili günlerce süren yoğun tartışmalar başlamıştır.

Yine bu dönemde YÖK yönetiminde ki değişimler sonrası “yargı kararlarını görmezden geliniz” diyebilen bir başkanın göreve gelmesiyle başlayan ilginç tartışmalar yapılmıştır..

Tüm bu tartışmalar sürerken bu kez siyaseti,hukuku, üniversiteleri ve bütün toplumu doğrudan ilgilendiren “Türban” düzenlemesi ve tartışmaları gündeme oturmuştur.

Bu tartışmaların sıcak ortamında bu kez ulusal ve uluslar arası boyutta ilgi uyandıran “AKP ile İlgili olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından kapatma davası” açılmıştır.

Bu gelişmelerin şoku yaşanırken bu kez gündemde olmayan TCK’ nın 301.maddesiyle ilgili yeni düzenlemeler gündeme getirilmiştir.

Türkiye Barolar Birliği tüm bu gelişmeler ve tartışmalar karşısında;hukukun öne çıkarılmasını,herkesin kendini hukuka dolayısıyla yargının güvenliğine teslim etmesini önermiş ve bu doğrultuda duruş sergilemiştir.

Ancak;1 Mayıs’ta Taksimde polis devleti uygulamasını çağrıştıran olaylardan hemen sonra Türk Tabipler Birliği Başkanının sabah saat 4.30’da kaldığı otelden polis tarafından alınması,TÜRMOB yasasında seçimlerle ilgili antidemokratik düzenlemeler gibi açık toplum,demokratik anayasal düzen,gibi  evrensel kurum ve kavramları zayıflatan   girimler karşısında bunca yıldır savunduğumuz ve yanında olduğumuz “Hukuk Devleti” ilke ve anlayışının yerini “Polis Devleti” anlayışına bırakmakta olduğunu üzülerek gözlemlemekteyiz.

Yaşanan bunca olumsuzluklara ve engellemelere karşın, çağdaş Türkiye’yi yaşatma kararlılığında olan halkımızın desteğiyle  başta eksiksiz demokrasi olmak üzere,insan hakları,hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti kurum ve kavramlarının ülkemizde yerleşeceği inancındayız.    

Beni dinlediğiniz için teşekkür eder,saygılarımı sunarım.

          

 
Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK
Başkanın Özgeçmişi
Başkanın Mesajı
Konuşmalar
Konuşma Videoları
E-Posta
Her Hakkı Saklıdır ©2008 Türkiye Barolar Birliği TBB Web Tasarım Birimi