TBB Amblemi için bkz. Menüler -TBB - TBB Amblemi
 

KİTAPLAR

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ'NİN TCK'NIN 301. MADDESİ İLE İLGİLİ OLARAK HAZIRLADIĞI BİLGİ NOTU

Türkiye Barolar Birliği
Karanfil Sokağı 5/62
06650 Kızılay ANKARA

Tel: (312) 425 30 11 Faks: 418 78 57
web: www.barobirlik.org.tr
e-posta: admin@barobirlik.org.tr
yayin@barobirlik.org.tr

© Türkiye Barolar Birliği

 

EKSİKSİZ
DEMOKRASİ

SEMPOZYUM

KAYBETTİĞİMİZ
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANLARI ANISINA

 

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI
AVUKAT ÖZDEMİR ÖZOK’UN
18-19 EKİM 2007 GÜNLERİNDE DÜZENLENEN
“EKSİKSİZ DEMOKRASİ”
SEMPOZYUMUNDA YAPTIĞI KONUŞMA 

        

Sayın konuklar,

Yitirdiğimiz Türkiye Barolar Birliği başkanları anısına düzenlemiş bulunduğumuz “Eksiksiz Demokrasi” konu başlıklı sempozyuma hoş geldiniz, sizleri saygılarımla selamlıyorum.

Kurucu başkanımız, hocamız, örnek bilim adamı Prof.Dr.Avukat Faruk Erem’i 15 Ekim 1998 günü, otuzbeş  yıl aynı büroyu paylaştığım dost, sevecen ve yiğit insan Av.Teoman Evren başkanımızı 18 Ekim 2006 günü, kendisinin dört yıl süre ile genel sekreterliğini yaptığım zarafet ve inceliğin timsali, saygın bilim insanı Prof.Dr.Avukat Eralp Özgen başkanımızı 16 Nisan 2007 günü yitirdik. Yerleri asla doldurulamayacak olan bu güzel, saygın ve özgün insanların anılarını yaşatmak amacıyla, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu, her yıl 15-18 Ekim günleri “Demokrasi, İnsan Hakları, Hukukun Üstünlüğü ve Hukuk devleti” kavramlarıyla ilgili etkinlikler yapılmasına karar vermiştir. Bu yıl ilki gerçekleştirilen bu etkinlikler her yıl yinelenecektir.

“Eksiksiz Demokrasi” konu başlığıyla düzenlenen ve iki gün sürecek bu yılki etkinliklerde, çağdaş demokrasinin ön koşulu “Hukuk Devleti”;  hukuk devletinin vazgeçilmez ögesi “Sosyal Devlet”;  “Eksiksiz Demokrasi ve Erklerin Sanal Ayrılığı” yanında, eksiksiz demokrasinin gerçekleşme aracı olarak “Siyasi Yapılanma” başlığıyla “Siyasi Partiler ve Seçim Sistemleri” tartışılacaktır.

Bugün, insanlık ve devletler tarafından çoğunlukla,   çoğulcu ve katılımcı demokrasinin insanlığın ulaştığı en iyi siyasal rejim olduğu kabul edilmektedir;  demokrasi, henüz aşılamamıştır. Katılımcı, çoğulcu ve çağdaş demokrasi ile toplumu halkın çoğunluğunun yönetmesi ve erdemli insanların yönetime gelmesi amaçlanmaktadır. Kuşkusuz belirli bir süreçte demokrasinin şu ya da bu nedenle başarılı olamaması onu reddetmeyi, antidemokratik yol ve yöntemler aramayı gerektirmemektedir. Yapılması gereken demokrasiyi olabildiğince geliştirmek ve mevcut eksikliklerini gidermektir.

İnsanlığın kültürel ve tarihsel birikiminin ürünü olan demokrasi ve açık yönetim kavramları da tartışılmaz, ya da eleştirilemez, değildir. Kuşkusuz eksiksiz ve tam demokrasiyi yakalamak için bu kavram ve kurumlar da tartışılabilmelidir. Bu bağlamda, yarının birikimlerinin bugünkünden daha farklı olmasını da doğal karşılamak gerekmektedir.

Unutulmamalıdır ki “Demokrasi” kavramının iki bin beş yüz yıllık inişli-çıkışlı uzun bir geçmişi vardır.

Demokrasi kavramının ilk çağda ortaya çıkması ve kısmen uygulanmaya konmasından sonra, ortaçağ boyunca, uzun bir süre etkisini yitirdiğini görüyoruz. Demokrasi kavramının yeniden çekici  bir kavram ve yaygın bir sosyal-siyasal ideal haline gelmesi için kuşkusuz düşüncenin özgürleşmesini sağlayan yeni çağı ve aydınlanma dönemini beklemek gerekmiştir.

Sihirli bir kavram olan demokrasinin yalın tanımı halkın çoğunluk tarafından yönetilmesidir. Bu tanımın sonucu, uygulamalardan dolayı yaşanan sorunlar ve acı olaylar nedeniyle günümüzde, demokrasi, “azınlık haklarına saygılı ve kısıtlanmış bir ‘sınırlı çoğunluk yönetimi”’ biçiminde tanımlanmaktadır. Çağdaş çoğulcu, katılımcı demokrasi bir denge ve uzlaşma rejimidir. Bu nedenle, oligarşik azınlıklar kadar toplumsal çoğunlukların da kendi düşünce ve eylemlerini zorla kabul ettirme eğiliminde bulunmaları çoğulcu ve katılımcı demokrasiyle bağdaşmaz tutum ve davranışlardır. Bu anlamda demokrasi; hem bir yönetim biçimi ve hem de ekonomiden kültüre, teknolojiden enformasyona, bürokrasiden şirketlere, sivil toplum kuruluşlarından aileye, kamusal alandan özel alana kadar uzanan çok geniş bir alanı kapsayan, bütün bu alanları etkileyen, dönüştüren ve değiştiren bir yaşam biçimidir.

Demokrasi, güçlü ve diri bir uygar  toplum ile yurttaşlık kültürünün egemen olduğu toplumlarda var olma ve gelişme olanağı bulmaktadır. Tüm bu açıklamalardan demokrasinin, totalitarizm, otoriterizm, mutlakiyet, diktatörlük ve otokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığı, bu kurum ve kavramların çağrıştırdığı siyasal iklimde yaşama olanağı bulamadığını bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır.    

İnsanlığın ve çağdaş toplumların katılımcı, çoğulcu demokrasi yanında ulaştığı en önemli aşama hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, insan hak ve özgürlüklerine dayanan hukuk devletidir.

Hukuk devleti ilkesi, demokratik yöntemlerle yönetimi elde eden yöneticilerin de yönetilenler gibi kendilerini hukukla bağlı olmasını öngörür. Bunun doğal sonucu, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi, devletin tüm eylem ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı tutulmasını zorunlu kılmaktadır. Kuşkusuz bu denetimi yapacak olan yargının bağımsızlığı da hukuk devletinin temel koşulunu oluşturmaktadır. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kurum, kavram ve ilkeleri çağdaş, katılımcı ve çoğulcu demokratik toplumun temel taşlarını oluştururlar.

 Demokrasinin günümüz dünyasının en önemli ve en çok kabul gören siyasal rejimi olduğu konusunda asla kuşku yoktur. Bu ideale kavuşmak için izlenecek demokratik yol ve yöntemler de son derece önemlidir.

İşte tam bu aşamada siyasal partilerin önemi ortaya çıkmaktadır. Çünkü siyasal partiler katılımcı, çoğulcu ve çağdaş demokrasilerin en önemli siyasal kurumlarıdır. Bu bağlamda, çağdaş demokrasi anlayışı için, parti içi demokrasi yaşamsal bir önem taşımaktadır. Kendi içinde eleştirel demokrasi kültürünü geliştirmemiş, saydam yönetim anlayışını benimsememiş, kısaca parti içi demokrasiyi gerçekleştirmeyi hedeflememiş bir siyasi partinin toplumu çoğulcu, katılımcı ve çağdaş bir demokrasiyle bütünleştirmesine asla olanak yoktur.

 Siyasal partiler olmaksızın demokrasinin yaşaması ve işlemesi mümkün olmadığına göre, siyasal partiler ve parti içi demokratik yapılar daha da önem kazanmaktadır. Anayasa Mahkemesi 16.6.1994 günlü ve 1993/3 E,1994/2 K, sayılı kararıyla “....çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmaları temel koşuldur...Kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları zordur....Bireysel iradelerini birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar çağdaş demokrasi için vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir. Siyasi partiler, belli siyasi düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır...Siyasi partiler, demokratik rejimin olmazsa, olmaz şartıdır” demek suretiyle, siyasi partilerin demokratik yaşamdaki önemine vurgu yapmıştır.

Demokratik yaşamın siyasi partiler kadar önemli olan diğer kavramı ise seçimlerdir. Parti ve seçim kavramları katılımcı, çoğulcu ve çağdaş demokrasilerin vazgeçilemez unsurlarını oluştururlar. Özellikle, partiler ile seçimler arasında çok yönlü ve sıkı bir ilişki vardır. Seçimler, parti yapı ve sistemlerini etkilerken;  partilerin gelişmesi de seçim yöntem ve sistemlerini geliştirmiştir.

 Belirli aralıklarla yapılan seçimler demokrasinin en temel unsurlarından birini oluşturmaktadır. Seçimler sayesinde ulusal irade belirlenmekte ve siyasal iktidar ortaya çıkmaktadır. Bu iradenin demokratik, özgür ve adil bir seçim sistemiyle ortaya çıkması, oluşması, gerçeği yansıtması ve istikrara yönelmesi gerekmektedir. Ancak bu koşulların tamamı gerçekleştiği takdirde, demokratik siyasal istikrar yakalanır ve bunlar kadar önemli olan toplumsal barış korunabilir. Günümüzde demokrasi-seçim ilişkileri konusunda oldukça ilginç görüş ve düşünceler vardır. Amerikalı siyaset bilimci Samuel Huntington Üçüncü Dalga kitabında, “...açık özgür ve adil seçimler demokrasinin özü, olmazsa olmazlarıdır. Seçilerek göreve gelen iktidarlar verimsiz, yozlaşmış, dar görüşlü, sorumsuz özel çıkarların boyunduruğu altında ve hatta kamu yararına yönelik politikalar uygulamaktan aciz durumda olabilirler. Bütün bunlar, bu yönetimleri cazip kılmaz, ama demokrasi karşıtı da yapmaz..” demektedir. Bu tanım, siyasal anlamda demokrasiyi sadece açık, özgür ve adil seçimlere indirgeyenler için doğru ve anlamlı bir tanım. Ama demokrasiyi, sadece bu tanımla sınırlı kabul etmek ve böyle anlamak, tehlikeli sonuçları da göze almayı gerektirir.

Nitekim Amerikalı diplomat Richard Holbrooke,  “... seçimlerin açık, özgür ve adil biçimde yapıldığını, ama seçilenlerin ırkçılar, faşistler ve ayrılıkçılar olduğunu düşünün...” demek suretiyle demokrasiyi, salt seçim olgusundan bağımsız biçimde tanımlamak ve anlamak gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Kuşkusuz demokrasi, seçimle sınırlı tanımından çok farklı ve fazla bir kavramdır. Yine Hindistan asıllı Amerikalı siyaset bilimci Fareed Zakaria,  Özgürlüğün Geleceği/Yurtta ve Dünyada İl Liberal Demokrasi isimli eserinde vurgu yaptığı üzere, günümüzde demokrasi, “...hem açık, özgür ve adil seçimlerdir ve hem de hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ilkeleri ile birlikte ifade, toplantı, girişim, örgütlenme, seçme, din ve vicdan özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin tanındığı ve güvence altına alındığı, yani siyasi iktidarların bu hakları çiğnemeyeceği, çiğneyemeyeceği, seçimleri kazananın her istediğini yapamayacağı, kendi değerlerini ve doğrularını topluma dayatamayacağı, her istediği kararı alamayacağı, istediğini istediği kişilere veremeyeceği bir sistemin kurulması, çalıştırılması ve kurumsallaştırılmasıdır...

Aynı yazar, devamla “...demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesi topluluğun çoğunluğundan gelir. Birey ve azınlık haklarının korunması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı taktirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluk, kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eritir, insan haklarının kuyusunu kazar, hoşgörü ile adalet geleneklerini  yozlaştırır...”  demektedir.

Tüm bu açıklamalar seçimlerde çoğunluğun desteğini alarak iktidar olanların, çoğunluğun zorbalığına izin vermemeleri, gerek bireylerin, gerekse azınlıkta olanların haklarının korunması için gerekli yasal önlemleri almaları ve bunların uygulanması konusunda son derece duyarlı olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde kendi siyasal yaşamlarını tehlikeye atmış olacaklardır.    

Dünyada ve ülkemizde demokrasi kavramının aksine, siyasi partiler ve özgür seçim kavramlarının çok uzun geçmişi yoktur. Ülkemizde 2.Meşrutiyetle birlikte kısa bir süre çok partili bir dönem yaşanmışsa da, bu dönem birkaç yıl sonra İttihat ve Terakki Partisinin diktatörlüğüne dönüşmüştür.

Cumhuriyetle birlikte yeniden canlanma sürecine giren çok partili yaşam, Şeyh Sait isyanı arkasından  Takriri Sükun Kanunu ile birlikte 1946 yılına kadar sürecek tek parti egemenliğine girmiş; çok partili sisteme geçiş çabaları başarısız olmuştur. 1946 yılında başlayan çok partili demokratik yaşamımız, seçim sisteminin sağladığı olanakla, ezici bir çoğunluk sağlayan iktidar partisinin, bu çoğunluğu ulusal irade ile özdeş sayma yanlışı ve uygulamaları sonucu, rejimin tek parti diktatörlüğüne kaymasına yol açmış ve tüm bu olumsuzluklar 27 Mayıs müdahalesine neden olmuştur. 27 Mayıs hareketinin getirdiği yeni anayasal düzen, özgürlükçü ve çoğulcu bir demokrasinin kurulması yanı sıra, siyasi partiler ve seçim kavramlarına da hukuki düzenlemeler getirmiştir. Bilindiği gibi 1961 Anayasasının oluşturduğu özgürlük ve demokrasi ikliminde, henüz yeni yeni toparlanan ve ayağa kalkmaya çalışan ülke demokrasisi ve siyasal yapı, 12 Eylül hareketiyle yerle bir olmuş ve hala kendine gelememiştir.

Tarihsel gelişim içinde tebaa-vatandaş ikilemini netleştirememiş, toplumsal belleğiyle, kişisel belleği arasındaki gelgitlere sağlıklı yanıtlar ve çözümler bulamamış, kendisine sunulan kimi çağdaş değer ve olanakları yeterince özümseyememiş kişilerden oluşan toplumumuzda, idealist liderlere ve toplum önderlerine ihtiyaç olduğu halde, toplumu yönetmeye talip olan çoğu lider ve siyasetçiler toplumun bu zafiyetlerinden kendilerine ve çevrelerine güçlü iktidarlar yaratmaya çalışmışlardır. Toplumsal yarar yerine, partisel ve kişisel yarar öne çıkmıştır. Bu ise, tüm kurallarıyla işleyen eksiksiz demokrasi yerine, biçimsel kuralların öne çıktığı defolu demokrasinin gelişmesine neden olmuştur. Atatürk devrimlerinin “çağdaş birey, özgür yurttaş” olarak görmek istediği insanlar uzun yıllar “vatandaş” kimliğiyle garip, mağdur, ezilmiş ve fakir sıfatlarını taşımış, popülist ve halk dalkavuğu siyasetçiler tarafından acımasızca istismar edilmişlerdir.  Kısaca, devrimlerin kendilerine ulaşmasına bilinçli bir biçimde engel olunarak, halkın yönetime katılma, dernek ve parti kurma, siyasi görüş ve duruş sergileme gibi yurttaş toplumunun demokratik refleksleri sürekli bastırılmıştır. Yurttaş toplumunun imtiyazları olan bu hak ve özgürlükler sürekli ertelenmek ve engellenmekle tebaa-itaat toplumu yaratılmak istenmiştir.

İşte bu beklentilerin tümü 12 Eylül 1980 darbesiyle büyük oranda gerçekleştirilmiştir. O günlerin olumsuzluklarını ve yarattığı tahribatın büyüklüğünü anımsamak için birkaç rakam vermek istiyorum.

Yedi bin kişinin idamının istenildiği, 1468 kişinin idama mahkûm olduğu, biri henüz 17 yaşında olan 50 kişinin idam edildiği, 300 kişinin kuşkulu bir biçimde, 171 kişinin işkencede öldüğü, 650 bin kişinin gözaltına alındığı, 230 bin kişinin yargılandığı, 30 bin kişinin sakıncalı olduğu gerekçesiyle işten atıldığı, gazetelerin 300 gün süreyle kapalı kaldığı, siyasi partilerin, sendikaların, derneklerin kapatıldığı, 132 bin kitabın yakıldığı ülkenin yangın yerine döndüğü karanlık bir dönemden geçilmiştir.

Bu karanlık dönemin küllerinde 1982 Anayasası yeşermiş;  bu anayasal yapıda  ANAP’la başlayan ve AKP’ye kadar uzanan yeni bir siyasi anlayış ülkeye egemen olmuştur.  

1980 askeri müdahalesiyle oluşan siyasal anlayış, o güne kadar oturmuş birçok kurumun işlevlerini, etki ve yetki alanlarını yeniden tanımlamıştır. 1980-1983 askeri rejiminin uygulamaları ve özellikle 1982 Anayasasının getirdiği yeni düzenlemelerle o güne kadar “iyi toplum imajı” için ön koşul olan, ulusalcı, merkeziyetçi ve laiklik anlayışlarında da bir hayli değişiklikler olmuştur.

İlk kez bu dönemde “zorunlu din eğitimi” anayasa kuralı haline getirilmiş, Devlet Başkanı Kenan Evren meydanlarda Kur’an’dan ayetler okumuş, Türk-İslam sentezi kullanılarak Türkiye’nin bütünlük ve istikrarının sağlanması hedeflenmiş, devlet radyo ve televizyonlarında bir tarikatın tanıtımı yapılarak toplumsal hoşgörünün yaygınlaşmasına çalışılmış, vefat eden devlet büyüklerinin yakınları  yaygın bir tarikat liderinin kabri yanına gömülebilmiş, yine bu dönemde toplum liderleri tarafından “Allah’ın ipine tutununuz” gibi  tarikatçılığı çağrıştıran çağrılar yapılmıştır.

 Tüm bu girişimlerin bir tek sosyolojik ve politik açıklaması vardır; o da toplumu “devletin hoşgörüsü ile dindarlaştırmak” yöntemiyle patrimonyal siyasal sistemlerde olduğu gibi mutlak itaat sağlamaktır.

Bunların yanı sıra bu dönemde, yerleşik kurumları bir kenara bırakan veya kapatan ve doğrudan doğruya halkla iletişim kuran “popülist lider” rolü benimsenmiştir. Bu rolü ilk kez Kenan Evren oynamış, daha sonra Özal sürdürmüştür. Böylece, Kurtuluş Savaşı sırasında bile görüşüne başvurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, siyasal parti veya kamu bürokrasisinin aracılığına ve yardımına dayanmaksızın, doğrudan doğruya hatta yüz yüze konuşmak suretiyle halkla iletişim kuran, halkı meydanlarda bilgilendiren ve onlardan fikir ve uygulamaları için destek ve kabul isteyen popülist, tatlı-sert, samimi, kamil devlet adamı rolünü üslenmiş “siyasi lider tipi” yaratılmıştır. Bu o kadar ileri götürülmüştür ki, siyasal kurumlar üstü ve onları ciddiye almayan, kendi uz görüşlülüğü-vizyonu ile hareket eden, kararlar alan yeni bir siyasetçi anlayışı doğmuştur. Bu anlayış giderek, siyasal otorite, etrafındaki seçilmemiş ve siyasal yahut hukuki sorumluluğu bulunmayan veya sorumluluğunun ne olduğu son derece belirsiz bir danışmanlar heyeti ile istişare sonucu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve kamu bürokrasisini by-pass edebilen, Bakanlar Kurulu’ndan önceden imza alabilen tüm sorumluluğu tek başına üslenen ve hayati önemde kararlar verebilen  Başbakanları siyasal rejimin odağına yerleştirmiştir.

12 Eylül hukukunun ürünü olan bu tür siyasal yönetim üslubu, geleneksel-patrimonyal siyasal otorite tipinde görülür. Günümüz Türkiye’sinde siyasal uygulama biçimi toplum önderleri değişmiş olmasına karşın aynı şekilde sürdürülmektedir. Bu olumsuzluklardan  kurtulmanın tek yolu 12 Eylül hukukunun ve 12 Eylül anlayışının dayanağını oluşturan 1982 Anayasasını tümden çöpe atmakla mümkündür.

 Bu konuda siyasal iktidar bir hareket başlattı, ama gerekli kararlılığı, siyasi iradeyi, ayakbağı haline dönüşen kafalarındaki gerçek amaçları nedeniyle net bir biçimde ortaya koyamamaktadır. Her ciddi konuda olduğu gibi, bu konuda da net bir öneri getirmekten kaçınarak  toplumsal tartışma ve dalgalanmaları izlemeyi uygun bulmaktadır.

 Türkiye Barolar Birliği, Türk siyasal, toplumsal ve demokratik yaşamını altüst eden 1982 Anayasası ve onun oluşturduğu 12 Eylül hukukundan kurtulmak için “Anayasa Tasarı Önerileri” başta olmak üzere her türlü hazırlığı ve çalışmayı sürdürmektedir. Yeni anayasa önerimizi açıklamak için siyasal iktidarın somut önerisini görmek istedik, ama görünen o ki siyasal iktidar bu konuda işi yavaştan almakta ve 2008’lerden söz etmektedir.

 Bu durum karşısında biz tüm çalışmalarımızı kamuoyuna açıklayacağız ve ilgililere yollayacağız.

Dallarında uzman kişilerin katkıları ve siyasi parti temsilcilerimizin değerlendirmelerinden oluşacak etkinliğimizin demokrasimize, hukukumuza ve siyasal yaşamımıza yeni bir açılım getireceği inancımla, destek veren herkese ve siz sayın konuklara teşekkür eder, beni sabırla dinlediğiniz için saygı ve sevgilerimi sunarım.

Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK

 

 

 

 

Her Hakkı Saklıdır ©2008 Türkiye Barolar Birliği TBB Web Tasarım Birimi